13 Şubat 2016 Cumartesi

NEYİ BİLMEDİĞİMİ BİLİYOR MUYUM?



KAFAM BAZEN ÇOK KARIŞIYOR
      Ne aşırı sosyal olmayı seviyorum, ne aşırı asosyal. Çok uzun süredir, belki 8 yıldır tam bilemiyorum, bunun dengesini kurmanın savaşını veriyorum. Zaman zaman kalabalıklardan bunaldığım oluyor, zaman zaman da yalnızlıktan ağladığım... Bunların hepsi çok doğal bence. Bazen empatiden çok yoksun bir insan oluyorum, bazen de kendime bile şaştığım kadar empati dolu... Son zamanlarda dikkatimi çeken bir şey var. İnsan bir başkasına destek olmadan önce kendi iç meselelerini halletmeli gibi geliyor. Ya da kendi iç meselesini halledemediğinin farkında olarak bir başkasına yardım etmeli belki de. Bu gelgit beni biraz yoruyor. Yaratıcılıkla, insan psikolojisiyle, insanlarla iç içe işler yapan insanların bir başkasına yardım etmeye çalışmak yerine kendilerini gerçekleştirmeye çalıştıklarını, karşılarındaki insanı yargılamaya ne kadar müsait olduklarını görüyor ve yer yer üzülüyorum. Bunu daha önce başkalarına ben de yaptım biliyorum. Eskiden bundan üzüntü duyardım ancak artık duymuyorum çünkü bundan dersimi almak için elimden geleni yapıyorum. Başkalarına gösterdiğimiz sabrı, tahammülü ve merhameti en çok kendimize göstermeliyiz. Kendimize zaman zaman çok acımasız oluyoruz. 
  
         Belki de gözümüzde birçok şeyi anormalleştiriyoruz. Çoğu zaman kendimize kızdığımız, acımasız olduğumuz duyguları yaşamamız çok doğal. Önce kendimizi kabullenmek bu anlamda iyi olabilir. Bu son derece yorucu ve yıpratıcı bir süreç olsa da, her yorucu ve yıpratıcı sürecin ardından doğan yeni bir his, yeni bir açılım insanı ferahlatıyor. İnsan, çektiği sıkıntılara değdiğini hissediyor. 

             Durup durup neden buraya yazıyorum bilemiyorum. Ama beni buraya getiren bu hissi çok sevdim. 

Sevgi, saygı ve umutla...



12 Şubat 2016 Cuma

ENTERESAN GELİYOR


ENTERESAN AÇILIMLAR

Bugün bir blog açma fikriyle önceki blogumdaki yazıları bir okuyayım dedim. Planladığım 2. blog daha çok bilgilendirme amaçlı. Bir de ne göreyim? Geçmişte beğenmediğim, utandığım yazılarım aslında çok güzelmiş. Güzelliğinden değil de ne kadar içimdeki duygular... Kendime çoğu zaman haksızlık ettiğimi düşünüyorum. Kendi yaptığım, ürettiğim br çok şeyi önce ben beğenmiyor ve kaldırıp atıyorum. Sanırım bu duygu beğenilmeme korkusundan ileri geliyor ancak ne gereği var ki buna? 30 yaş kafası hakikaten bir garip. Artık insan çevresi odaklı değil, kendi odaklı yaşamak istiyor. Çevresinden yorulmamak için kendi önlemlerini alıyor, kendi yöntemlerini belirliyor. Okuduğum kadarıyla 40 bunun bir üst versiyonu...
Sanırım yeniden yazmamda 2 kur gittiğim, yaratıcılığımı körükleyen ve benliğimi yeniden keşfetmemi sağlayan bir kurs ile Julia Cameron’un “Sanatçının Yolu” kitabı (egzersizleri bıraktım ama söz tekrar başlayacağım” ve asıl dün gittiğimiz bir atölyede kendim için kritik bir kaygımı insanlar içinde rahatça anlatabilmem yatıyor. Tüm bunlar aslında çok güzel. Bir de işin içine hamilelik hormonları, işsizlik-evde olma ve yalnızlık-konuşacak kafana göre insan bulamama eklenince sanırım bu itici güç ortaya çıktı ve her gücün çıkışı gibi ruhsal anlamda son derece zorlayıcı oldu.
Eskiden paylaşmaya utanırdım ama artık bundan çekinmiyorum, paylaşmanın verdiği sorumluluğu dha çok yaşardım ama bugün artık bunu paylaşmanın hafifliğini de yaşıyorum.
Hatta şu an blog adresimde bir sorun var, “aman ilhamım gitmesin” diye Word’e derdimi döküyorum. Önce insanın içinden gelecek abi... hehehe

Sevgi, saygı ve umutla...